Sosyal Gerçeklik ve Vaz‘ Kavramı İlişkisi

SOSYAL GERÇEKLİK VE VAZ‘ KAVRAMI İLİŞKİSİ

Saha: Arap Dilbilimi ve Felsefesi

Hoca: Dr. Abdullah Yıldırım

Sekreter: Hasan Basri Mert

Tür: Okuma Grubu

Süre: 13 Oturum

Katılımcı Sayısı: 13

 

İslam dil geleneğinin sacayaklarından bir tanesi olan vaz’ disiplini, ilk dönemlerden itibaren çeşitli dil eserlerinde farklı şekillerde ele alınmış, hicri sekizinci yüzyılda yaşayan Adudiddîn el-Îcî tarafından sistemli hale getirilmiştir. Onun bu çabası sonraki dönem dil âlimlerinin üzerinde büyük bir etki meydana getirmiştir. Öyle ki vaz’ disiplinine dair yazılan hemen hemen bütün şerh ve haşiyeler olumlu veya olumsuz bir eleştiri şeklinde Îcî’ye atıfta bulunmuştur. Öte yandan dilin varlık alanı sadece İslam geleneğinde vaz’ disiplini çerçevesinde değil; aynı şekilde güncel dil felsefesinde de önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin, günümüz dil felsefesinin önemli isimlerinden bir tanesi olan John Searle “Toplumsal Gerçekliğin İnşası” isimli eserinde insanların uylaşımına bağlı olarak varlık kazanan kurumsal olgulardan bahsetmekte, bu kurumların oluşumda dilin kurucu etkisine temas etmiştir. Searle’ün düşüncesinin dile dair kısmı İslam geleneğindeki vaz’ disiplinine tamamen olmasa da bir yönüyle benzerdir.  Şu halde vaz’ disiplinin daha iyi anlaşılabilmesi ve güncel olarak nasıl bir yer tuttuğunun belirlenebilmesi için günümüz dil meseleleri ile mukayeseli bir okuma yapılması gerekmektedir.

Bu gayeye matuf olarak İSM İhtisas Çalışmaları 2019-2020 Akademik Yılı Güz Döneminde Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Abdullah Yıldırım hocamız ile başlayan vaz’ disiplini okumalarına 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde “Sosyal Gerçeklik ve Vaz‘ Kavramı İlişkisi” isimli okuma grubu çerçevesinde devam edilmesi planlandı. 9 Eylül 2020 tarihinde başlayan ve farklı üniversitelerden Arap Dili ve Belagatı, Fıkıh ve Kelam alanlarında çalışmalarını yürüten araştırmacıların katılımıyla 13 oturum devam eden okuma grubu 30 Aralık 2020 tarihinde tamamlandı.

9 Eylül 2020 tarihinde gerçekleştirilen ilk oturumda Searle’ün eserinin ilk bölümü olan “Toplumsal Gerçekliğin Yapı Taşları” konusu ele alınmaya başlandı. Bu kapsamda konunun ilk başlığı olan “Toplumsal Gerçekliğin Metafizik Ağırlığı” meselesi gündeme geldi. Buna göre Searle, dünyada bazı olguların insan düşüncesinden bağımsız olarak var olurken bazı olguların varlığının ise sadece insan uylaşımına bağlı olduğunu dile getirmektedir. Everest Dağının zirvesinde kar ve buz olması gibi insan düşüncesine bağımlı olmayan olgular “kaba olgular” olarak isimlendirilmektedir. Nitekim bu olgular insan düşüncesi olmaksızın da varlığını sürdürecektir. Bir kâğıt parçasının beş dolar olabilmesi gibi insanlar tarafından oluşturulan olgular ise “kurumsal olgular” olarak isimlendirilmektedir. Öyle ki bir kâğıt parçasının para olarak değer görebilmesi ancak insanların onu para olarak kabul etmesine bağlıdır. Bu noktada sorulması gereken soru şudur: para gibi kurumsal olgular nasıl mümkün olabilmekte ve bu olguların yapısı tam olarak nedir? Bu soru beraberinde şu soruyu da gündeme getirmektedir: Eğer bir şey sadece ben onun para olduğuna inandığım için para ise benim cebimdeki kâğıt parçalarının para olması nasıl tamamen nesnel bir olgu olabilmekte ve bu nesnel olgunun inşasında dilin rolü olmaktadır? Sonuç itibariyle seminere giriş mahiyetinde olan birinci oturumda bu sorular ve muhtemel cevaplar ele alındı.

23 Eylül 2020 tarihinde gerçekleştirilen ikinci oturumda mezkûr konunun ikinci alt başlığı olan “Toplumsal Gerçekliğin Görülmeyen Yapısı” meselesi gündeme alındı. Searle, toplumsal gerçekliğin insanlar tarafından taşınabilmesinin bir nedeni olarak onun hafif ve görülmez olmasını dile getirmektedir. Buna göre her doğan çocuk içinde yetiştiği toplumsal gerçekliği verili olarak almakta; araba, para, ev, restoran ve okul gibi olguların varlıkbilimsel özelliklerini iyice düşünmeden ve onların özel bir varlıkbilime sahip olduklarının farkına varmadan algılamayı öğrenmektedir. Bütün bunlar insanlara ağaç, taş ve su kadar doğal görünürler. Dolayısıyla karmaşık varlıkbilim basit, basit varlıkbilim ise karmaşık görünmektedir. Bunun nedeni ise toplumsal gerçekliğin amaçlarımız doğrultusunda bizim tarafımızdan belirlenmesi ve tıpkı bu amaçlar gibi bize kolayca anlaşılabilir görünmesidir. Searle toplumsal gerçekliğin yapısını betimlemek için ne içsel görüngübilimsel ne de dışsal davranışçı bakış açısını yeterli görmektedir. Bu durumda akla gelen soru şudur: Toplumsal gerçekliğin yapısını açıklamak için uygun yöntembilim nedir?

30 Eylül 2020 tarihinde gerçekleştirilen üçüncü oturumda bahsi geçen konunun “Temel Varlıkbilim” alt başlığı ile “Dünyanın İçkin Özellikleri ile Gözlemciye Bağlı Özellikleri Arasındaki Ayrım” alt başlığı ele alındı. Bu bölümde Searle, incelememizin varlıkbilim temelli olduğunu, dolayısıyla toplumsal gerçekliğin geniş anlamıyla varlıkbilime nasıl dâhil edildiğini yani toplumsal olguların varlığının var olan diğer şeylerle nasıl bir ilişki içinde olduğunu konu edinmektedir. Buna göre Searle, yaşadığımız çağda eğitimli bir kişi olmanın koşulunun hem maddenin atom teorisinden hem de biyolojinin evrim teorisinden haberdar olmak olduğunu ifade eder. Buna göre biz tümüyle fiziksel parçalarda oluşan bir dünyada yaşamaktayız. Bunlardan bazıları canlı sistemlerdir ve bu canlı sistemlerden bazıları ise bilince evrilmiştir. Bu bilinç sayesinde dünyadaki nesneleri ve olayları kendinde temsil etme organizma yetisi olan niyetlilik meydana gelir. Dolayısıyla cevaplamamız gereken soru şudur: Bu varlıkbilim içerisinde toplumsal olguların varlığını nasıl izah edebiliriz? Öte yandan Searle, dünyanın örneğin dağlar ve moleküller gibi bizim temsillerimizden bağımsız olarak var olan özellikleri olduğunu dile getirir. Bunun yanı sıra dünyanın doğada içkin özellikleri ile gözlemcilerin niyetliliğine bağlı olarak var olan özellikleri arasında bir fark vardır. Örneğin, bir tornavidanın sahip olduğu kütle ve hacim onun içkin özelliği iken tornavida olarak isimlendirilen nesnenin tornavida olduğunu söylemek o nesnenin gözlemciye bağlı özelliğidir. Dünyanın gözlemciye bağlı özelliklerinin varlığı gerçekliğe herhangi bir maddi nesne eklemez; fakat dünyanın sözü edilen özelliklerinin gözlemciye bağlı olduğu yerde gerçekliğe nesnel bilgiler katar. Sonuç itibari ile tornavida örneğinde geçtiği üzere dünyadaki nesnelerin hacim ve kütle gibi içkin özellikleri insanların algısına bağlı değilken o nesnenin tornavida olarak kabul edilip kullanılması insanların onu o şekilde kabul ve niyet etmesine bağlıdır.

7 Ekim 2020 tarihinde gerçekleşen dördüncü oturumda ‘İşlev Yükleme’ alt başlığı konu edinildi. Searle, varlıkbilimimizdeki toplumsal gerçekliği açıklamak için gerekli olan üç öğenin işlev yüklemek, ortak niyetlilik ve kurucu kurallar olduğunu dile getirmektedir. Bu öğelerden birincisi olan işlev yükleme, insan ve diğer bazı hayvanların nesnelere işlev tayin etme yeteneğidir. Buna göre insan eliyle yapılmış bazı durumlarda biz, nesneyi bir işlev icra etmesi için inşa ederiz. Sandalye ve bilgisayar bunun en açık örneğidir. Nehirler ve ağaçlar gibi pek çok doğal nesnede ise biz, önceden var olmuş olan nesneye estetik, pratik gibi işlevlere yükleriz. Şu halde bilinçli öznelerin toplumsal olgular yaratma yetilerini tartışırken işaret edilecek ilk nokta nesnelere ve diğer görüngülere işlev yüklenmesidir. Öte yandan işlevler nesnelerin içkin özellikleri değil, aksine gözlemcilerin ve kullanıcıların ilgilerine bağlı olarak atfedilmektedir. Searle bu noktada işlevlerin failli ve failsiz olarak ikiye ayrıldığını ifade etmektedir. Buna göre failli işlevler genellikle devam etmek için kullanıcıların sürekli niyetliliğine ihtiyaç duyarken failsiz işlevler bizim tarafımızdan ortaya konan herhangi bir çaba olmaksızın tek başlarına işlevlerini sürdürürler. Nitekim failli işlevin bir örneği olan tornavida, tornavida olarak işlevini sürdürmek için bizim tarafımızdan sürekli kullanılmayı gerektirirken failsiz işlevin bir örneği olan kalp ve karaciğer gibi nesneler hiç kimse onlara dikkat etmediğinde bile işlevlerine devam edecektir. Öte yandan failli işlevler içerisinde özel bir sınıf vardır ki bazen kendilerine yüklenen işlev dışında başka bir şey simgeler ya da temsil eder. Bunun en bariz örneği dildir. Nitekim biz dilin kullanımında işaretlerin ve seslerin üzerine özel bir işlev yani temsil etme yükleriz.

14 Ekim 2020 tarihinde gerçekleştirilen beşinci oturumda toplumsal gerçekliği açıklamak için gerekli olan ikinci öğe, yani ‘Ortak Niyetlilik’ meselesi ele alındı. Searle, insan başta olmak üzere birçok canlının kolektif niyetlilik yapısına sahip olduğunu ifade etmektedir. Buna göre tekil niyetliliğe ilaveten kolektif niyetlilik de vardır ve toplumsal olguların anlaşılması için kolektif niyetliliği anlamak zorunludur. İkisi arasındaki farkı şöyle görebiliriz: iki adamın ödüllü bir dövüş müsabakasına katılması yüksek bir kolektif niyetlilik gerektirirken sokak ortasında birisinin aniden başka birisine saldırması kolektif davranışla alakalı değildir. Searle daha sonra kurucu kurallar meselesine temas etmektedir. Buna göre insandan bağımsız olarak var olan kaba (dil-öncesi) olgular herhangi bir kurucu kurala ihtiyaç duymazken kurumsal olgular sadece insan kurumları içerisinde var olabilirler. İşte bu kurumsal olguları anlamak için ihtiyaç duyulan bir diğer şey kurucu kurallardır. Öte yandan kurucu kuralların karşısında düzenleyici kurallar da vardır. Örneğin, ‘yolun sağ tarafında kullanın’ kuralı araba kullanımını düzenler ve araba kullanımı bu kuraldan önce de mevcut olabilir. Satranç kuralları ise önceden var olan bir eylemi düzenlemez, aksine satranç kuralları satranç oyununun olasılığını artırır. Yani satranç kuralları sadece oyunu düzenlemekle kalmaz aynı zamanda belirli eylemlerin var olabilme ihtimalini de artırır. İşte kurumsal olguları anlamak için bu kurucu kurallara da ihtiyacımız vardır. Bu konuyla birlikte kitabın birinci bölümünün de sonuna gelindi.

21 Ekim 2020 tarihinde gerçekleştirin altıncı oturumda Searle’ün eserinin birinci bölümü genel olarak özetlendi ve İslam dil geleneğindeki karşılığı ele alındı. Buna göre kitabın temel meselesinin yalnızca insan uylaşımına bağlı olarak var olan bazı nesnel olguların mevcut olmasıdır ve bu olguları reddetmek mümkün değildir. Öte yandan bu olgular aynı zamanda nesneldir. Örneğin, para ile alışveriş yapılmaktadır. Bir kâğıt parçasının para olabilmesi insanların onu para olarak kabul etmelerine bağlıdır. Dolayısıyla akla gelen soru şudur: Fizik ve kimya ile açıklanamayan bu durum nasıl olabilmektedir ve dahası nasıl oluyor da insan uylaşımına bağlı olarak var olabilen bir şey nesnel olabiliyor? Searle’ün bu düşüncesi aslında İslam dil geleneğindeki vaz’ disiplini ile benzerlikler ve farklılıklar içermektedir. Farklılık olarak: örneğin Searle, sadece dil ile sınırlı kalmayıp dilin metafizik arka planını soruşturmaktadır. Bir diğer ifade ile Searle, dilin nasıl var olduğunu, dilin orijininin ne olduğunu ve nasıl bir varlık yapısına sahip olduğunu araştırmaktır ki bu meseleler vaz’ risalelerinde şöyle ya da böyle temas edilen meselelerdir. Bununla birlikte İslam geleneğinde vaz’ risalelerinde daha çok lafız-mana ilişkisi, lafzın şahsî ve nev’î şekilde belirlenmesi gibi konular ele alınmakta, daha açık bir ifade ile dilde kullanılan lafızlar ile onların manaları arasında ne tarz bir ilişki olduğu tartışılmaktadır. Dolayısıyla Searle tarafından araştırılan dilin vaz’ edilmesi ve orijini meselesi İslam vaz’ geleneğinde çok merkezi bir konu olmamıştır. Benzerlik olarak ise vaz’ ilminde kullanılan vaz’ etme ve muvâzâ kavramları ile Searle’ün kullandığı işlev yükleme ve kolektif niyetlilik kavramları birbirine çok yakındır. Nitekim lafzın mana karşısında vaz’ edilmesi lafza bir işlev yükleme; mana karşısında vaz’ edilmiş olan bu lafzın insanlar tarafından benimsenmesi ve aynı manada kullanılması ise kolektif niyetliliğin bir gereğidir.

28 Ekim 2020 tarihinde gerçekleştirilen yedinci oturumda Searlü’ün kitabının ikinci bölümü olan “Kurumsal Olguların Yaratılması’ meselesi ele alındı. Bu bölümde Searle, toplumsal olgular ile kurumsal olgular arasındaki farkı daha açık hale getirmek istemekte ve bunu birinci bölümde ayrıntılı bir şekilde ele aldığı failli işlevler, kolektif niyetlilik ve kurucu kurallar kavramlarını kullanarak gerçekleştirmektedir.  Bu bağlamda Searle, kurumsal olguların en büyüleyici özelliklerinden bir tanesi olarak icra edici sözcelemeler tarafından meydana getirilmeleri olduğunu ifade etmektedir ki bu sözcelemeler aslında söz edimleri (speech act) kuramının bir üyesidir. Örneğin ‘seni başkanlığa atıyorum’ sözü bir kurumsal olgu meydana getirebilir. Bu sözcelemeler temsil ettikleri pek çok durum oluşturur ve bu durum bir kurumsal olgudur. Searle daha sonra kaba olguların mantıksal olarak kurumsal olgulardan önce geldiğini belirtmektedir. Örneğin herhangi bir madde para olabilir ancak para ancak şu ya da bu şekilde fiziksel bir biçim içinde var olabilir. Aynı durum satranç, seçimler ve üniversiteler gibi diğer kurumsal olgular için de geçerlidir. Öte yandan kurumsal olgular ancak diğer olgularla sistematik bir ilişkiler dizisi içerisinde var olabilir. Yine para örneğin üzerinden gidersek bir toplumda herhangi bir kişinin paraya sahip olabilmesi için o toplumda para için bir mal ve hizmet değişim sisteminin var olması gerekir. Searle bu bölümde son olarak toplumsal olgular için gerekli olan kolektif davranış yetisinin biyolojik olarak doğuştan geldiğini ve kolektif niyetlilik biçimlerinin elenemez veya başka bir şeye indirgenemez olduğunu ifade etmektedir.

11 Kasım ve 25 Kasım 2020 tarihinde gerçekleştirilen sekizinci ve dokuzuncu oturumlarda atölyenin katılımcılarından Dr. Mehdi Cengiz’in “Fahrettin er-Râzî’de Lafzın Manaya Delaleti Bağlamında Dilde Kesinlik Problemi” konulu doktora tezi tartışmaya açıldı. Tezinde öncelikle dilde kesinlik probleminin tarihî ve nazarî çerçeve içerisinde konumlandırılmasını yapan Cengiz, ardından dilde kesinlik probleminin ne olduğu hakkında bilgi vermiş ve kesinliği belirleyen senet ve metin olguları üzerinde durmuştur. Daha sonra Cengiz, konuyla ilgili teorileri tasnif edip bunlar hakkında bilgi vermekte ve böylelikle Râzî’nin dille ilgili nasıl bir sorunsalla karşı karşıya kaldığını belirlemeye çalışmıştır. Tezin ikinci bölümünde, dilde kesinliğe engel olan ihtimalleri ele almayı amaçlayan araştırmacı, Râzî’nin eserlerinden yola çıkarak bunlar hakkında bilgi vermiştir. Buna göre Râzî, aklın nakille çatışması durumunda aklın nakle takdim edilmesi gerektiğini savunmakta ve genel olarak dil malzemesinin günümüze intikali esnasında yaşanan problemler, dilin doğası ile ilgili problemler ve çevresel faktörler sebebiyle lafzî delillerin katiyet ifade etmediğini, bir diğer ifade ile naklin dilde kesinliğe engel olduğu görüşünü iddia etmektedir. Öte yandan Râzî lafızların katiyet ifade etmesini tamamen reddetmemekte, kesinliğe ulaşmanın yolu olarak müşâdehe ya da karinenin olması gerektiğini savunmaktadır. Örneğin, “Ali boğuluyor” sözünün kesinlik ifade etmesi için muhatabın Ali’nin boğulduğunu gözleriyle görmesi gerekir. Yine aynı şekilde “Ali öldü” cümlesinin kesinlik ifade etmesi için Ali’nin evinin önünde kalabalık olması veya Ali’ye ağıt yakılması gibi Ali’nin öldüğünü gösteren karineler olmak zorundadır. Cengiz, tezinin üçüncü ve son bölümde ise konu ile ilgili Râzî’nin eserlerinde geçen farklılıklara dikkat çekmiştir. Cengiz’in sunumunun ardından Râzî’nin karine savunmasının kelam âlimleri arasında yaygın bir görüş mü olduğu, bağlamın dilsel kesinlikteki konumunun ne olduğu gibi sorular sorularak tez geniş bir şekilde ele alındı.

2 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştirilen onuncu oturumda Searle’ün kitabının üçüncü bölümü olan “Dil ve Toplumsal Gerçeklik” konusu ele alındı. Bu bölümde Searle’ün en temel amacı, önceki bölümlerde genel çerçevesiyle sunduğu ‘dilin kurumsal gerçekliğin temel kurucu öğesi’ olduğuna dair ileri sürdüğü iddiasının doğruluğunu açıklamak ve ispat etmektir. Buna göre bazı dil formları olmaksızın para, evlilik ve mülkiyet gibi kurumsal yapılara sahip olmak mümkün değildir. Zira kelimeler ya da diğer semboller olguların birer kısmî kurucularıdır. Ancak burada akla şöyle bir soru gelmektedir: Kurumsal olgular bir dilin varlığını gerektiriyorsa dilin kendisi de bir kurumsal olgu olması sebebiyle dilin de başka bir dile gereksinimi yok mudur? Şayet durum böyleyse biz bir teselsül içerisine girmeyecek miyiz? Searle bu sorulara şöyle cevap vermektedir: Dil kurumu diğer kurumlar karşısında mantıksal önceliğe sahiptir. Yani dil, diğer bütün kurumların kendisine gereksinim duyduğu ancak kendisinin herhangi başka bir kuruma ihtiyaç duymadığı en temel kurumdur. Dolayısıyla para ve evlilik olmadan da bir dile sahip olabiliriz ancak tersi mümkün değildir. Öte yandan Searle, düşünceleri dile bağımlı olan ve olmayan şeklinde iki kısma ayırmaktadır. Buna göre örneğin “Everest dağının tepesinde buz ve kar vardır” cümlesiyle ifade edilen düşünce açık bir şekilde dile bağımlı düşüncedir. Nitekim herhangi bir dile sahip olmayan bir varlık bu düşünceyi düşünemeyecektir. Dilsel araca gereksinim duymayan biyolojik eğilimler ise dilden bağımsız düşüncelere verilebilecek en güzel örneklerdir.  Örneğin bir hayvan bilinçli olarak aç ve susuz olma hissine sahip olabilir ancak bunlar bir düşünce değil arzu biçimidir

9 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştirilen on birinci oturumda Searle’ün kitabının üçüncü bölümü işlenmeye devam edildi. Searle “Oyunlar ve Kurumsal Gerçeklik” başlığı altında dilin işlevini futbol oyunu üzerinden apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna göre “Amerikan futbolunda bir golün değeri altı puandır” cümlesi dilsel semboller olmaksızın hiç kimsenin düşünebileceği bir düşünce değildir. Bu durumun nedenini sorgulayan Searle şu ifadelere yer vermektedir: “Çünkü puanlar ancak onları temsil eden ve hesaplayan bir dil sistemine bağlı olarak var olabilirler ve bu yüzden ancak böyle bir sistem için gerekli olan dilsel aygıtlara sahip olduğumuzda puanlar hakkında düşünebiliriz.” Bu noktada akla gelen soru ise şudur: Puanlar neden sadece böyle bir dil sistemine bağlı olarak var olabilirler?  Bu sorunun cevabı basitçe şudur: Şayet puanları temsil eden bütün sembolik aygıtları ortadan kaldırırsak geriye başka hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan puanlar başka şeylerle de sembolize edilebilirdi. Örneğin, bir taş yığını biriktirip her bir taş bir puan sayılarak hesaplama yapılabilirdi fakat böyle bir durumda da taşlar en nihayetinde dilsel sembollere dönüşecektir. Nitekim puan hesaplamak için kullanılan taşlar dilsel sembollerin sahip olduğu üç özelliğe yani sembolize etmek, toplumsal uylaşım yoluyla gerçekleşmek ve kamusal olmak özelliklerine sahip olacaktır. Bu bölümde son olarak kurumsal olguların neden dile ihtiyaç duydukları sorusuna cevap arayan Searle, şu dört cevabı dile getirmiştir: 1) Bilgi bilimsel olarak dil kaçınılmazdır; 2) İçkin olarak toplumsal olan söz konusu olgular iletilebilirdir; 3) Hayat görüngüleri son derece karışıktır ve bu karmaşık görüngülerin temsil edilmesi gerekir; 4) Kurumsal olgular fertlerden öte süregiden yapıdadır ve bu yapı sürekliliği için temsil edilmeye yani dile ihtiyaç vardır.

23 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştirin on ikinci oturumda Searle’ün kitabının ele alınan üç bölümü özetlenerek vaz’ disiplini ile benzer ve farklı yönleri ele alındı. Buna göre Searle, dil incelemelerin doğa bilimlerin kaba olgularından farklı olarak kurumsal olguları hesaba katmayı gerektirdiğini savunmaktadır. Öte yandan Searle’e göre kurumsal olguların inşasında dil her ne kadar bir gerek-şart olsa da dilin kendisi de kurumsal bir yapıdır.  Bu durum, İslam geleneğindeki vaz’ teorisinin mevzû ile mevzû leh arasındaki ilişkinin mutabakat yoluyla belirlenmesi ve bunun işleyebilmesi için herkes tarafından kabul edilmesi gerekliliğine benzemektedir. Ayrıca vaz’ disiplininde merkezde olan konular vaz’ın şahsî-nev’î ve genel-özel olması meseleleridir. Searle ise kitabında bu konulara değinmeksizin dilin metafizik arka planını araştırmaktadır. Söz gelimi Searle’e göre kurumsal olguların varlığında şahsî veya nev’î bir işlev yükleme gibi konular geçmemektedir. Dolayısıyla İslam geleneğinde metinlerin odak noktası mevzû ile mevzû leh arasındaki irtibatın ne şekilde gerçekleştiğidir.  Nitekim bu unsurların analizi ve izahı sadedinde yoğun açıklamalar vaz’ risalelerinde yer almazken Searle, kurumsal olguların hangi temel özelliklere sahip olması gerektiği ve bunun nasıl mümkün olduğunu felsefi olarak tartışmakta, bu bağlamda niyetlilik ve işlev yükleme gibi kavramlardan bahsetmektedir. Bir diğer ifade ile Searle, dilin de dâhil olduğu kurumsal olguların hangi biçimde kurulduğuna yönelmek yerine bu olguların varlık kazanması için hangi ön şartlara bağlı olduğunu tartışmaktadır.

30 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştirilen on üçüncü ve son oturumda hocamız Dr. Abdullah Yıldırım’ın “Sekkâkî’de Belâgat Tasavvuru” isimli doktora tezi ele alındı. Yıldırım, tezinde öncelikle Sekkâkî’nin tarihi ve nazari bir bağlam içerisinde konumlandırılmasını yapmakta, ardından Sekkâkî’nin daha iyi anlaşılması için onun eserlerinde atıf yaptığı kişileri, aynı dönemde yaşadığı ve aynı muhiti paylaştığı isimleri, müellifin kendisini mensup gördüğü düşünce ekollerini ve ilgilendiği meseleleri ana hatlarıyla ifade etmiştir. Yıldırım, Sekkâkî’nin nasıl bir belâgat birikimini tevarüs ettiği ve hangi problematikle karşı karşıya kaldığı belirginleştirmek için Sekkâkî öncesi belagat tasavvurunu özellikle Abdülkâhir-Cürcânî-Zemahşerî-Fahrettin Râzî çizgisinde ortaya koymuştur. Bu genel girişten sonra yazar, Miftâhu’l-ulûm’un içeriğine odaklanmış ve müellifin ilmu’l-edebe ilişkin umumi bakış açısı ve bu çerçevede geçmiş birikimle ilişkisi bakımından belâgat tasavvurunun genel çerçevesi ve konumunu incelemiştir. Bunu yaparken ilk olarak Miftâh’taki edeb tasavvuru ortaya koymuş ve bu noktadan hareketle metnin muhtevası ve sistematiği, temel sorusunun ne olduğu ve edeb incelemesinin Miftâh’taki biçimsel düzeni gibi sorulara cevap aramıştır. Yıldırım son olarak da doğrudan müellifin belâgat tasavvurunu ele almakta, bu bağlamda Sekkâkî’nin fesâhat ve belâgat kavramlarına ilişkin açıklamalarını değerlendirmektedir. Bu noktada Yıldırım’a göre Sekkâkî’de belâgat kavramı sözün temel anlam (aslu’l-mana) seviyesinin ötesine geçen ikincil anlamlar seviyesi olarak tasavvur edilmiş ve bu seviyedeki araştırmanın bağlam unsuru (muktezâ-yı hal) dikkate alınarak tedvin edilmiştir. Daha sonra yazar, bu perspektiften hareketle müellifin özellikle belâgat ilimleriyle nahiv arasındaki ayrımı nasıl izah ettiği ve bediî sanatları niçin belâgat araştırmasının mahiyetine dâhil etmediği sorularına cevap aramıştır.

Netice olarak diyebiliriz ki “Sosyal Gerçeklik ve Vaz‘ Kavramı İlişkisi” isimli okuma grubunda İslam dil geleneğinin önemli bir parçası olan vaz’ meselesi kapsamlı bir şekilde ele alınmış ayrıca dil felsefesinin en önemli isimlerinden birisi olan Amerikalı John Searle’ün “Toplumsal Gerçekliğin İnşası” eserinin belirli bölümleri okunarak klasik vaz’ düşüncesi ile benzer ve farklı yönlerine temas edilmiş  ve bu sayede, dilde vaz’ meselesinin sadece İslam medeniyetinin değil, Batı medeniyetinin de ilgi alanına girdiği görülmüştür. Yapılan okumalardan hareketle tespit edilen bazı meselelere dair Dr. Abdullah Yıldırım’ın öncülüğünde sürekli katılım sağlayanlar tarafından ortak bir makale hazırlanması gündeme alınmıştır.